Estergon’dan, Budapeşte’ye
Estergon’dan, Budapeşte’ye Zeki Önsöz Estergon adını ve Estergon türküsünün öyküsünü ilk defa ortaokulda İstikâl Savaşı gāzisi olan târih öğretmenimden duydum. Yıllar sonra eski Osmanlı ülkeleri ve şehirlerini gezmeyi düşündüğümde, öncelikle Estergon’a gitmeyi istedim.
* Bir sonbahar ayında uçakla Budapeşte’ye geldik. Ertesi sabah, metro ile Arpad köprüsü yakınındaki garaja gittik. Oradan bir otobüsle Estergon’a doğru hareket ettik. Yolculuğumuz Tuna nehri kıyısından Macar ovaralarını seyrederek bir buçuk saat sürdü. Yeşillikler içindeki, temiz, bakımlı köy ve şehirlerden geçerek Estergon’a vardık.
Estergon kalesi, Tuna nehri kıyısında bir kartal yuvası gibi yükseliyordu. Önce kalenin müzesini gezdik. Müzede Estergon’un târih içindeki mâcerâsını gösteren eşyâlar; özellikle Türklerle ilgili silâhlar, resimler ve diğer eserler vardı. Müzeyi gezdikten sonra kalenin en yüksek burcuna çıktık. Aşağıda Tuna nehri, Estergon kalesi eteklerinde kıvrılarak akıyordu. Estergon kalesi, türküde söylendiği gibi “Subaşı duraktı”. Tuna’ya, kaleye anlatılamaz duygularla baktım. Kimbilir benim bulunduğum bu serhat kalesinin burcunda hangi subayımız, hangi askerimiz Tuna’ya baktı? Burada nasıl mücâdeleler oldu? Hangi askerimiz “Îlâyı kelimetullah” için, “vatan” için burada şehitlik şerbetini içti? Şühedâ için ellerimi açıp, fâtihalarımı onların rûhuna gönderdim. Buraya gelmeden, bir kere daha okuduğum Estergon kalesi için atalarımın o Estergon Kalesi zamanki târihî gerçeklere ve mantığa uygun şanlı mücâdelelerini hatırladım.
Devamını oku...
Mehter'in Tarihi

İlk Türk boy ve budunları daha iyi topraklara ve daha güvenilir yerlere sahip olmak için, göçler yapmışlar ve bu göçler sayesinde Türk müzik kültürünü gittikleri ve yerleştikleri yerlere taşımışlardır.
Hunlar döneminde müzik resmî törenlerde, dinî ve askerî yaşam içinde yerini almıştır. İlk zamanlardan itibaren davul ve def gibi çalgılar askerî ve dinî törenlerde en temel çalgı olarak kullanılmış, devletin varlık, egemenlik sembolü olan tuğ takımlarının da bir unsuru olmuştur. Bayrak (sancak), davul, boru, zil gibi çalgılardan oluşan tuğ takımları Hunlar döneminde yırağı (surnay/zurna), borguy (boru), tümrük (davul), küvrük (kös), çeng (zil) çalgılarından teşkil edilmiştir. En eski Türk yazıtları olarak kabul edilen Orhun Yazıtları ve Şine - Usu Yazıtı'nda tuğ kelimesine rastlanmaktadır. Buradaki tuğ kelimesi kös veya davul olarak nevbet anlamının yanı sıra sancak, bayrak anlamına da gelmektedir.
Kaşgarlı Mahmut hem kumaştan yapılmış bayrağın hem de kös anlamında kullanılan "tuğ" kelimesinin Türklerde, Çinlilerde ve Hintlilerde hakanlık ve bağımsızlık işareti sayıldığını söyler. Önceleri tuğlar, Tibet yak öküzlerinin ve at kuyruklarının bağlandığı altın yaldızlı bir topa geçirilmiş bir mızrak şeklindeydi.
Devamını oku...
Türkçe Treni Ankara’dan Yola Çıktı

"735. Yıl Karaman Türk Dil Bayramı" etkinlikleri kapsamında hazırlanan 'Türkçe Treni' için Ankara Gar'da düzenlenen törene Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer katıldı. Ankara Gar'dan yola çıkan treni uğurlayan Dinçer, uğurlama esnasında hareket memuru şapkası taktı.
Sanatçılar, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri başta olmak üzere çok sayıda konuğu olan trenin ilk durağı Kırıkkale olacak. Tren Kırıkkale ve Kayseri duraklarından sonra Karaman'a ulaşacak. Gençliğin Türkçe Kurultayı için Karaman'a gidecek olan öğrencilerin buluştuğu trende, yazarlar, sanatçılar, milletvekilleri, Karaman Valisi Süleyman Kahraman, Karaman Belediye Başkanı Kamil Uğurlu'nun yanı sıra Karamanlı dernek ve vakıf üyeleri bulunacak.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, törende yaptığı konuşmada, "Bu trenin adı da, yolcuları da hiçbirimizin yabancısı değil. Bir ülkenin kültür düzeyinin yükselmesi, dilinin gelişmesiyle alakalıdır" dedi. Yazar Vedat Günyol'un 'Yurt sevgisinin ölçütü ana dili sevmektir' sözünü hatırlatan Dinçer, bugün çok özel yolcuları uğurladıklarını ifade etti. Dinçer, yazar Günyol'un 'Benim yurdum Türkçe'dir' ifadelerine vurgu yaptı.
Devamını oku...
Edebiyat Müze Kütüphaneleri Bilgi-İletişim

Edebiyat Müze Kütüphaneleri
Dünyanın çeşitli ülkelerinde tanınmış yazarlar adına edebiyat evleri ve müzeleri vardır. Edebiyat evleri ve müzeleri bulundukları kentin, edebiyat ve estetik kültürünün yaşandığı ve geliştirildiği ortamlardır. Bu kurumların koleksiyonlarında güncel estetik ve edebiyat ile ilgili yapıtlar bulunduğu gibi eski elyazmaları ve basma eserler de sergilenmektedir.
Türkiye edebiyat alanında zengin bir birikime sahiptir. Bunun yanı sıra giderek gelişen çok yönlü bir güncel edebiyat üretimi görülmektedir. Sadece 2010 yılında 570 yeni roman yayımlanmıştır. Bu çerçevede oluşturulan Edebiyat Müze Kütüphaneleri; - Adana; Karacaoğlan
- Ankara; Mehmet Akif Ersoy
- Diyarbakır; Ahmet Arif
- Erzurum; Erzurumlu Emrah
- İstanbul; Ahmet Hamdi Tanpınar
- Kütahya; Evliya Çelebi
Devamını oku...
Hıdırellez Karma Sergisi

Resim – Fotoğraf-Heykel – Seramik dalında tüm sanatçılara açıktır.
Açılış : 05 Mayıs 2012 Bitiş : 17 Mayıs 2012
Katılım şartları:
- Sergiye verilecek eserin fotoğrafı yanında sanatçı adını, soyadını, eser adı, yapım tarihi ve fiyatını belirten bilgiler yer almalıdır. - Eserin yüksek çözünülürlükte fotoğrafını, kısa özgeçmiş ve kendi fotoğrafını e-mail yoluyla en geç 25 Nisan tarihine kadar gönderilmelidir. - Eser ebatı 120x120 cm den aşmamalıdır; - Kargo ile gelecek ve gönderilecek eserlerin kargo giderleri sanatçıya aittir - Katılım ücreti: eser başına 150 lira (birden çok eser olduğu halde 100 lira) - Bir katılımçıdan en çok 3 eser kabül edilir; - Sergi açılış günü canlı performans yapma isteği bildiren katılımçılara kendi konusu ve tarzında çalışma imkanı yaratılır.
Devamını oku...
Ali Fuad Başgil - Gençlerle Başbaşa

Yazar: Ali Fuad Başgil Kitabın Adı: Gençlerle Başbaşa - Yağmur Yayınları ve Kubbealtı neşriyatı tarafından da basılmıştır, Kişisel gelişim kitabıdır. İlk Baskısı. 1949 GENÇLERLE BAŞBAŞA
Muvaffak olma yolunun bir takım tehlikeleri ve düşmanlari vardır. Bu düşmanlardan birincisi tenbelliktir. Tenbellik bukalemun gibidir. Her seferinde bizi bir başka yüzle alt etmeye çalışır. O mesleksiz bir aktör gibidir. Eğer tenbellik uzvi bir hastalıktan ileri gelmiyorsa iradeyle onu yenmek mümkündür. Diğer bir düşman kötü arkadaştır. İyi bir arkadaşta olması gereken huylar çalışkanlık, iyilik severlik ve dürüstlüktür. Üçüncü düşman ise kötü örneklerdir. Bunlar başkasının sırtından geçinip baskasını sömürüp bir yerlere gelmiş, mevki ve makam kazanmış insan kılığındaki hayvan ve parazitlerdir. Onlar için kazanmada her yol mübahtır. Burada bilinmesi gereken de hayatta insan olan insana yaraşan yol doğruluk ve namusluluk yoludur. Bu arada kötü kitap ve kötü hoca da bu düşmanlar arasında sayılabilir. Fakat bütün bu düşmanlara karşı koyabilecek iki silah vardır: İradeli olmak ve çalışmak.
Devamını oku...
Ketaki Çiçeği
Nazân Yeşim 18/10/1964 Milliyet gazetesi
Üç hafta evvel hayata gözlerini yuman değerli kadın romancımız Safiye Erol, Almanya'daki tahsili sırasında tanıştığı Hindistan'lı hürriyet mücahitlerinden pek meşhur bir gençle çılgınlar gibi seviştiği halde bir türlü evlenememişti, çünkü...
Vatanını aşka tercih etmişti...
Bu olağanüstü hâtıranın yalnız kendi hafızasında kalmasına gönlü razı olmayan yazar, eserlerinde de dâima hep bu macerayı canlandırmaya çalıştı...
KETAKİ adı büyük Hint efsanelerine karışmış küçücük bir aşk çiçeğidir, yalnız Hindistan'da açar. Akıl İlâhı Brahma bir gün ilahlarla bahse girmiş ve onlara, ebediyetler içinde sefer ederek aşkın sonuna ereceğini ve böylece en gizli mânasını bulacağını iddia etmiş, hiç kimsenin inanmamasına rağmen, bu maksatla yola çıkarak aşk yangınında menziller almıştı. Yazık ki bu çetin imtihanın, bu harikulade maceranın sonuna yetemedi, yeni gerçekler elde etmeye takati kalmadı.
Ketaki çiçeği, aşk gerçeğinin son menziline varmış, ilah Brahma’nın yarıda kaldığı yollardan yorgun, perişan fakat büyük bir zafer havasıyla dönüyordu. İlah Brahma büyük bir şaşkınlıkla ona sordu:
Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz vücudunla bu yangına nasıl dayandın?
Ketaki çiçeği:
“Ey şanlı Brahma” dedi, “Bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”
Devamını oku...
Stefan Zweig - Hayatı
Zengin bir sanayicinin oğlu olan Zweig, 28 Kasım 1881'de Avusturya'nın' Viyana şehrinde doğdu ve tahsilini de orada yaptı. Yirmiüç yaşında felsefe doktoru oldu. Aynı yıl, memleketinin en yüksek edebî armağanlarından biri olan "Bauernfeld Şiir Armağanı"nı kazandı.
Stefan Zweig "edebiyatın nayat demek olmadığına inandığı için uzun süren seyahatlere çıktı. 1904'de Paris'e gitti. Başta Jules Romains olmak üzere bir çok ünlü Fransız yazarıyle dostluk kurdu. Sonra Belçika'ya giderek ünlü yazar Emile Verhaeren'le tanıştı. Onun hayatını yazdı, eserlerini Alman diline çevirdi. Roma'da, Floransada, ispanya'da, Afrika'nın çeşitli şehirlerinde yaşadı. İngiltere'ye gitti. Amerika, Kanada. Küba ve Meksika'yı baştan başa dolaştı. Hinaıstan'da bir kaç yıl Kaldı, tiu seyahatleri onu yazmaktan alıkoymuyordu. Bu arada birçok tiyatro eseri yazdı ve bu eserler Almanya başta olmak üzere çeşitli memleketlerde oynandı. Bu geziler ayrıca, Fransız edebiyatı önde olmak üzere, onda yabancı edebiyatlara karşı büyük bir sevgi uyandırdı. Bu sevgi yüzündendir ki, Baudelaire'den, Verlaine'den, Rimbaud'dan, dostu Verhaeren'den tercümeler yaptı ve bu tercümeler büyük yankılar uyandırdı. Maksim Gorki'nin: "Bu kadar derin bir kitab daha okumadım diyebilirim" şeklinde andığı "Bir Kadının Yirmi Dört Saati"ni, Onu çok üzen Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda yerleştiği, Mozart'ın da doğup öldüğü şehir olan Salzburg'da yazdı.
Devamını oku...
|
|